Kastın Türleri Nelerdir? Ezberi Bırakın, Hukukun Sinir Uçlarına Basalım
Hukukta “kast” dendi mi sınıflarda havaya kalkan parmaklar, sınav kağıtlarına yağ gibi akan tanımlar… Kusura bakmayın ama bu tabloya alerjim var. “Kastın türleri nelerdir?” diye sorulduğunda otomatik pilota bağlanıp iki madde saymak, gerçeğin işkencesidir. Çünkü kavram pırıl pırıl net değil; uygulanırken bardak çizgisi kadar ince gri alanlar yaratıyor. Hatta çoğu dosyada, kastı türlere ayırışımız adaletin ağırlığını hafifletmiyor, aksine kararı daha tartışmalı kılıyor. İşte bu yazı, o konforu biraz rahatsız etmek için.
Kastın Türleri Nelerdir? Kuru Liste Değil, Gerilim Haritası
Klasik tasnif şöyle:
1. Doğrudan kast: Netice bilinir ve istenir.
2. Olası kast: Netice öngörülür, kabullenilir (göze alınır).
Buna ek olarak, bazı suç tipleri “amaç” (özel kast) arar; yani sırf eylem yetmez, failin belli bir hedefe yönelmiş iradesi gerekir.
Güzel. Peki bitti mi? Keşke. Doğrudan kastın içinde “birinci derece/doğrudan istenen netice” ile “ikinci derece/kaçınılmaz yan netice” ayrımı yapıldığında, “dolaylı kast” diye anılan gri bölge beliriyor. Dahası, olası kast ile bilinçli taksir arasındaki duvar, pratikte sanıldığından çok daha gözenekli. Tam da burada ezber kırılıyor.
Doğrudan Kast: “İstedi” Demek Kolay, Peki Nasıl İstedi?
Doğrudan kast bazen hedefe ok fırlatmak kadar net: “İstedi ve yaptı.” Ama hukukta netice, çoğu kez tek değil. Failin asıl istediği neticeye eşlik eden “kaçınılmaz” bir yan netice varsa? Örneğin, hedefi susturmak için ağzını bantlamak isterken nefesin kesileceğini kesin bilen fail… İşte burada “ikinci derece/doğrudan” ile “dolaylı” kavramları arasında terminoloji kayıyor. Yasada adı geçmese de doktrinde ve uygulamada bu ayrım, iradenin derinliğini tartışmaya açıyor. Sorulması gereken provokatif soru şu: Yan neticeyi kesin bilen fail, onu gerçekten “istiyor” sayılmalı mı, yoksa hukuk burada semantik takla mı atıyor?
Olası Kast: “Giderse Gitsin”in Hukuktaki Çevirisi
Olası kast, “olabilir, olsun” psikolojisini yakalar. Fail, neticenin gerçekleşebileceğini görür, kabullenir ve yine de fiili işler. Güzel; ama kabullenmenin kanıtı nedir? Dosyada çoğu kez doğrudan bir itiraf yoktur. Bu yüzden mahkemeler, olay öncesi-olay anı-olay sonrası davranışların tamamından kabullenme çıkarır. Buradaki eleştiri: Kriterler netleşmediğinde “kabullenme”, hâkimin olay örgüsüne yüklediği anlamın esiri olur. Aynı olgular, bir mahkemede “olası kast”, başka birinde “bilinçli taksir” doğurabiliyorsa, etiketler gerçekliği değil, yorumu yansıtıyor demektir.
Olası Kast – Bilinçli Taksir Sınırı: Çizgi mi, Sis Bulutu mu?
Bilinçli taksir, failin neticeyi öngörmesine rağmen istememesi ve “nasıl olsa olmaz” diyerek gerekli özeni göstermemesi. Sorun şu: “İstemedi” ile “kabullendi” arasındaki fark, psikolojinin mikroskobunda bile yakalanması zor bir titreşim. Davranıştan irade çıkarmaya çalışırken, hukukçunun kendi değer yargıları devreye giriyor. Şu soruları cevaplayalım:
– Öngörü bastırılamayacak kadar güçlü ise, “istemedi” beyanı ne kadar kurtarıcı?
– Fail neticeyi engellemek için somut bir önlem almadıysa, “kabullendi” varsayımı otomatik mi olmalı?
– Yoksa riskin şiddeti ve failin konumu (uzmanlık, eğitim, deneyim) daha ağır basmalı?
Bu sorulara yeknesak cevap veremedikçe, “kastın türleri nelerdir?” sorusu sadece teorik değil, cezayı belirleyen politik bir tercihe dönüşür.
Özel Kast (Amaç/Saik): Tür Değil, Süspansiyon Sertliği
Bazı suçlarda kanun, sırf hareketi değil, bir amaç güdülmesini ister (örneğin bir eylemin “korkutma” amacıyla yapılması). Burada “özel kast”ı bağımsız bir tür gibi anlatmak yaygın ama yanıltıcıdır. Bu, doğrudan/olası dialektiğinin üstüne takılan bir süspansiyon gibidir: Aranan amaç yoksa, motor çalışsa da araç yola çıkamaz. Eleştiri: Amaç unsurunun ispatı, çoğu kez niyete dair kırıntılardan örülür ve dosyayı spekülasyona açık bırakır. “Amaç”ı ispat edemeyince suçu tümden düşürmek mi gerekir, yoksa vasfı mı değiştiririz? Uygulamada bu soruya verilen cevaplar, eşitlik ilkesini zorlayacak kadar değişken.
“Kastın Türleri Nelerdir?” Sorusunun Politik Yükü
Kast ayrımı, yalnızca dogmatik bir katalog değildir; ceza siyaseti taşıyıcısıdır. Olası kast dediğinizde ceza artar, bilinçli taksir dediğinizde azalır. Bu yüzden çizgi nereden geçecekse, o çizgi hukuk dilinin çok ötesinde bir adalet duygusunu da işler. Provokatif bir önerme: Belki de ihtiyacımız, tür sayısını artırmak değil; mevcut türlerin kanıt eşiğini ve gerekçe standardını sertleştirmek. “Kabullendiği” nasıl ve niçin? “İstediği” nasıl ve niçin? Her dosyada aynı sorular, aynı ölçütlerle cevaplanmadıkça, kast ayrımı bir adalet terazisi değil, yazı-tura olur.
Pratiğe Dökülen Kriterler: Hakimin Cevaplaması Gereken 7 Soru
1. Netice, fail için ne kadar öngörülebilirdi?
2. Riskin yoğunluğu ve gerçekleşme ihtimali neydi?
3. Failin uzmanlığı/tecrübesi bu öngörüyü artırıyor muydu?
4. Neticeyi engellemek için somut, ölçülebilir önlem aldı mı?
5. Kazanç ile risk arasındaki oran (göze alma motivasyonu) neydi?
6. Olay sonrası davranış, kabullenmeyi mi, istememeyi mi destekliyor?
7. Aynı olgular, benzer vakalarda nasıl nitelendirildi (tutarlılık kontrolü)?
Bu sorulara verilen açık, delil temelli yanıtlar, “doğrudan/olası/bilinçli taksir” üçgeninde savrulmayı azaltır.
Sonuç: Etiketler Değil, Gerekçeler Kurtarır
Kastın türleri nelerdir? Evet, doğrudan ve olası kast, sistemin bel kemiği. Özel kast ise bazı suçlarda kapıyı açan anahtar. Ama şunu unutmayalım: Adaleti belirleyen, etiketin kendisi değil, o etikete ulaşan gerekçenin sağlamlığıdır. O halde tartışmayı ateşleyelim: Bir dosyada “kabullenme”yi hangi somut göstergelerle ispat edemedikçe olası kasta hükmetmeyeceğiz? Ve daha cesuru: Doğrudan kastın “yan neticeyi bilme” yorumunu, gerçekten iradeye mi yoksa sonuç siyasetine mi yaslıyoruz?
Cevapları netleştirmeden, her karar yeni bir gri alan üretecek; biz ise hâlâ “türleri” saymakla meşgul olacağız.